Bir Yiğit Güralp Röportajı: Umuda SARIL!

Röportaj: Battal Özçelik

 

O, kimsenin gençleri gerçekten dinlemediği ve anlamaya çalışmadığı bir dönemde “Sınav” gibi bir filmle hayatımıza girmiş; “Ayla” ile geçmişin sıcacık bir hikayesini bugünümüze taşımış ve içimizi ısıtmış; şimdilerde ise yakın dönemde umudun sembolü olmuş Kuyu köpeğin hikayesini anlattığı “Sarıl” ile, tekrar içimizi ısıtmaya, bizi iyiliğe motive etmeye hazırlanan bir senarist, yönetmen, yaratıcı yapımcı…


Yiğit Güralp
, yerli sinemada pek de rastlayamadığımız cesaret ve vizyonda bir sinemacı. Kendinin, hikayelerinin, izleyicisinin ve ürettiği sektörün dinamiklerinin son derece farkında keskin bir bakış açısına sahip. Tam da bu yüzden, tamam ben bu konuda/türde tuttum, artık buradan giderim demiyor ve farklının taşlandığı, iyinin hakkını bir türlü veremeyen bir coğrafyada cesaret göstererek farklı konuları anlatıyor, farklı kesimlerin hikayelerini perdeye taşıyor.

 

Ben filmimi yaptığımda toplumun sinir uçlarında bir beklenti oluşmuş oluyor zaten derken Sınav’ı neden yazdığını, Ayla’yı neden hatırlattığını, Sarıl’ı neden bir kez daha ve sonsuza dek perdeye yansıttığını anlıyoruz. Kendisiyle dolu dolu bir röportaj gerçekleştirdik, keyifle okumanız için sonsuza dek buraya bırakıyoruz…

 

 

Sinema ve televizyon sektörüne giriş hikayenizi paylaşır mısınız? Çocukluğunuzdan başlayan bir süreç mi bu?

Çocukken de, ergenlikte de yazmaya, sinemaya ve müziğe gözle görülür biçimde müthiş bir tutkum vardı. Üç kuruş harçlığımı bu üçüne yatırırdım, biraz boş vaktim olsa bu üçüyle meşgul olurdum. Çocukluğumu bilenler bugün bu işleri yapmama şaşırmıyorlar zaten. İşin buralara geleceği fazlaca belliymiş. (gülüyor) Nerede daha belirgin biçimde şekillenmeye başladı derseniz, sinema ve televizyondan da önce aslında 90’larda müzik sektörüne girmem bugünün kapılarını açtı. Universal Müzik Türkiye’de Product Manager olarak 40’a yakın albümde görev aldım. Bunlar ülkenin her biri kendi türünde yıldız isimleriydi. Bu insanlarla çalışırken haliyle TV ve sinema dünyası ile de dirsek temaslarınız oluşuyor. Dünyada entertainment denilen camia birbirinden çok ayrı değil zaten.

 

İlk senaryonuzu ne zaman yazdınız ve bu senaryoyu çekme şansınız oldu mu ya da olacak mı?

2005’di, askerden henüz gelmiştim 26 – 27 yaşındaymışım. Çalışmaya çok erken, lisede başlamıştım. 15 yaşından o güne kadar Mudo ve Universal derken 10 yılı aşkın bir iş geçmişim vardı zaten. Yani başka işlerle uğraşırken de hep öykülerim vardı ama bunları hiç senaryolaştırmamıştım. 2005’de Böcek Yapım’da müzik yapım departmanını kurarken aynı yaşlarda olduğum, uzun yıllar Fransa’da yaşayıp ülkeye dönmüş bir deliyle, reklam ve klip yönetmeni Meta Akkuş’la sinema konuşmaya başladık. Bu konuşmalar şirketin yapımcıları Nuri Sevin ve Gökhan Tuncel’in de ilgisini çekmeye başladı. Meta, bağımsız olduğu için beni başka yapımcılarla da tanıştırıyordu. Hikayelerim çok seviliyordu. Medyavizyon’dan Ahmet Öncan bir tanesini duymuş; “Bunun öyküsünü yazsana” dediler. Öyküyü yazınca “Burada bir dil var, senaryosunu da sen yazmalısın” dediler. Evlilik ile ilgili bir romantik komediydi, daha romantik komedi akımı falan başlamamıştı ve senaryoyu bitirdiğimde hem kurgu dili hem de farklı konusu beğenilmişti. Ben devamlı yeni proje düşünüp, film tasarlarım Aynı esnada ülkede hiç gençlik filmi olmadığına dair düşüncelerim, o projeden daha da fazla ilgi çekmeye başladı. Böcek Yapım’da Ömer Faruk Sorak da bu ilgiye dahil oldu. Böyle önemli bir yönetmenin gidişata dahil olması elbette bir şanstı ve süreci daha da hızlandırdı. Tüm bunlar ve Sınav’ı hayata geçirmemiz hepi topu 1 yılın içinde oldu. Sınav’ı yaptık ama o ilk yazdığım filmi yapamadık. Gerçi o filmin orası burası projeyi bilen kişilerce tatlı tatlı araklanıp başka filmlerde dizilerde kullanıldı. (gülüyor) Önümüzdeki yıllarda o hikayeyi güncelleyip çekmeyi elbette istiyorum.

Yiğit Güralp ve Sınav filmi oyuncuları

Erken dönemlerinizden kalma ama ileride muhakkak bir şeylere dönüştüreceğim dediğiniz hikayeleriniz var mı?

Çekmecemde 30, hatta daha fazla proje var. Sürekli yenileri ekleniyor. Bunları yapmanın yollarını aramakla geçiyor zaten ömrüm.  Proje üretme hızımla film yapma hızımız eşit değil. Bir kısmını genç yazar ve yönetmen kardeşlerime vereceğim önümüzdeki dönemde. Onlara yazdırıp onlara çektireceğim. Hem yeni bir jenerasyon oluşmasına katkım olmuş olur. Ben biraz daha işin yaratıcı yapımcılık tarafında kalmayı istiyorum artık. Bir kısmını da ya öykü olarak basıp kitaplarla yayımlayacağım ya da stüdyolar toplu olarak benden alacaklar ve benden sonraki nesiller yapacak. Belki de yarın hayata veda ederim ve tüm hard disc kafamın içinde toprağa gömülür. Zamanla göreceğiz.

“… ben, o farkındalığı perdeye yansıtarak ölümsüz kılmayı arzuluyorum.”

Yiğit Güralp ve 2017 yılında düştüğü kuyudan kurtarılan ”Kuyu Köpek”

Sarıl filmini yapmaya nasıl karar verdiniz? Kuyu’nun hikayesinde gördüğünüz “şey” neydi? İzleyicilerin Sarıl’da ne bulmasını, neyi keşfetmesini amaçlıyorsunuz?

Atlarla ilgili 3 yıl TV dizisi yaptım. “Ayla” filmimde karıncalar ve sokak hayvanları ile ilgili detaylar vardır biliyorsunuz. Dolayısıyla ilk kez hayvanlara özel bir proje yapmıyorum. Çekmecemde hayvanlarla ilgili yapmak istediğim başka projeler de vardı, Ayla’dan sonra işleyeceğim temanın bu yönde olduğuna çok önce karar vermiştim, içlerinden hangisini yapmalıyım diye düşünüyordum. Ama sonra 2017 Şubat’da Kuyu köpeğin kurtarılma hikayesine şahit oluşumuz diğer tüm hikayelerin önüne geçti. Sarıl’da anlattığım hikaye, kurduğum cümleler tüm dünyanın zaten çoktan keşfettiği cümleler. Dünyada bu konuda yüksek bir farkındalık var. Yani ben bir şey anlatacağım millet farkına varacak gibi bir durum yok. Millet zaten farkında ve ben, o farkındalığı perdeye yansıtarak ölümsüz kılmayı arzuluyorum. Burada mesajı alacak birileri varsa o da aslında seyirci değil, sinema sektörümüz olur; çünkü sağ olsunlar sinemaya gitmedikleri, sürekli TV dizisi izledikleri gibi dünyadan da haberleri yok ve seyircinin tek tip film sevdiğine dair aptalca bir yalanın peşinde patinaj çekmekle meşguller. Bu projeyi yapmaya ikna olmuş sevgili ve çok kıymetli yapımcımıza bile “rescue filmi bu, kimse izlemez” diyenler varmış. Bunları söyleyen arkadaşlar “Ayla’yı en çok 500 bin izler” diyen, Sınav için “5 liselinin hikayesini kim izlesin” diyen arkadaşlar. Biliyorsunuz ikisi de milyonlarca kişi tarafından, bilet ödenerek legal olarak izlendi. Tayland’da yer altı mağarasında mahsur kalan çocukların kurtarılma hikayesinin hakları Hoolywood tarafından süratle satın alınmış, biz burada halen bu “yea bu rescue filmi ama yea” diyen tiplerle uğraşıyoruz. Ülkede sinema yapmak konusunda beni en çok yoran güruh asla seyirci değil, asıl yoran bu salaklar sofrasının aktörleri. Her seferinde izlenmez dedikleri filmlerim milyonlarca kişi tarafından izleniyor. Sadece vizyonda da değil, vizyon sonrasında da yıllarca saygı görüyor. Kendi filmleri yerlerde sürünüyor ama onlar hep aynı sıkıcı yalanı söylüyorlar. Kötü kalpli olduklarını düşünüyorum. Siz burada iyi haberler vermek üzere bir web sayfası kurmuşsunuz, yönümüz orası bizim, biz yüzümüzü iyiliğe dönmek zorundayız, aptallık bize sadece zaman kaybettirir ama yönümüzden döndüremez.

Sarıl’ın filme dönüşme sürecinde, hikayenin başat karakterinin bir hayvan olması sebebiyle zorluklar yaşadınız mı? Örneğin bütçe bulmak, diğer iş ortaklarını hikayeye ikna etmek gibi.

Yola Emre Oskay gibi sektörün en pırıl pırıl insanı dediğim bir dostla çıktım. O da bizi İlkem Şahin gibi farkındalığı, zekası ve pek çok konuda kalibresi yüksek, belli bir görgüsü ve gustosu olan bir yapımcı ile birleştirdi. Üçümüz şu an Sarıl’ın referans olduğu bir ekip ve iş planı kuruyoruz. Bu bizim icat ettiğimiz bir plan değil. Dünyada bu iş nasıl yapılıyorsa öyle bir plan. Bu plan diğer işlerimizle ilgili de bir referans teşkil edecek. Bu noktada “Ya burası Türkiye o plan burada işlemez” diyen çatlak sesler duyulabiliyor. E biz de sadece burayı düşünerek yapmıyoruz zaten filmlerimizi. Uzun Hikaye ve Ayla gibi filmlerimin dünyada gezdiği ülke sayısı alt alta yazınca tek sayfaya sığmaz. Özetle bütçemiz tamam, iş ortaklarımız yanımızda ama Sarıl da şu an benim hemen her filmim gibi, dışardan bakılınca “Du bakalım yine Yiğit bi işlerle uğraşıyor ama hayırlısı” denen bir süreci yaşıyor. “Ama bu, bu ülkede olmaz” sözünü çok duyuyorsak zaten doğru yoldayız demektir çünkü benim hayatımda bu hep böyle oldu (gülüyor) Bittiğinde büyük ve farklı bir film olduğu perdede görülecek. O gün tüm iş ortakları gururla arkamıza yaslanacağız.

 

Son zamanlarda hayvanlarla ilgili ülkenin farklı farklı noktalarından maalesef ki pek çok olumsuz haber alıyoruz. Hayvanlara yönelik şiddeti toplum bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu zemini hazırlayan etmenler neler?

Bunun cevabı “sence, bence”lerde saklı değil. Gezegende şiddet eğilimlerinin bilim insanlarınca ortaya konulmuş çok açık sebepleri var. Türkiye’de sosyal bilimler üvey evlat muamelesi gördü, görmeye de devam ediyor. Emre Kongar Hacettepe’de “Tübitak”ın Sosyal Bilimler versiyonunu kurmak istedi, dönemin siyasileri engel oldular. O kurulsa bugün çok farklı bir ülke olabilirdik. Yani bu işleri sen, ben, o konuşsun, konuşalım ama bırakalım da esas ve en çok sosyologlar, psikologlar konuşsun. Medyada ve devlet kadrolarında bu bilimlere ve bilim insanlarına daha çok yer verilsin. Ben bir sanatçı olarak dünyaya sözümü bu filmlerle bırakıyorum zaten. Gezegen var oldukça “Sarıl” izlenmeye, konuşulmaya, anlaşılmaya devam edecek. Ama bunu bilimsel yaklaşımla perçinlemezsek filmlerin etkisi de sınırlı kalır. Ben sosyolog, psikolog devlet adamları hayal ediyorum. O gün her şey çok başka olur.

Kedisever bir insan olduğunuzu biliyoruz, kedi sevginizle ilgili neler söylemek istersiniz? Bu sevgiyi nasıl tariflersiniz?

Kedisever demeyelim, bu sınırlı bir söylem olur. Biz hayvan sevgisiyle yetişmiş bir kuşağız. Çiftlik ya da köy yaşamında da bulunduk, kentin en kentli olduğu dönemlerde de yaşadık. Köy ve kentin ortak paydası hayvanlardı. Sevgi ve saygı kavramları ne anlama geliyorsa biz tüm hayvanlara kelimenin tam anlamıyla sevgi ve saygı duyardık. Bu, evimizde oğlumuzla devam ediyor. Ama geçende açık havada bir alışveriş merkezinde peynir tabağıma üst kattan küt diye bir salyangoz düştü ve korkusuzca yol alıp cevizleri, incirleri koklayıp kemirmeye başladı. Ben de fotoğraflarını çektim. Ayla’daki karıncalar gibi yani. Sanırım o salyangoz kardeşimiz de bu tür filmler yaptığımı ve sevgimin sadece kediler, köpekler, atlar ve karıncalarla sınırlı olmadığını hissetmiş olmalı. Bugünlerde herkes hayatı bir filme konu olsun istiyor. (gülüyor)

 

Kuyunun dibinde de olsan umudunu kaybetme.” 

Sinema ve televizyonun, toplumu etkileme, eğitme, dönüştürme bağlamında bir gücü olduğuna inanıyor musunuz? Senaryolarınızı yazarken bu tür bir kaygı taşıyor musunuz?

“Filmler dünyayı değiştirmez, o filmleri izleyen insanlar dünyayı değiştirir” diye bir aforizma var biliyorsun. Söz sanatı yapacağım derken tutarsızlığa da imza atmış bir aforizmadır ama tümüyle yanlış bir söz de değil. Elbette filmler insanları etkiliyor. Örneğin Sarıl bir motivasyon filmi olacak. Rocky izlersen gaza gelirsin ve filmden çıkınca onun antrenman hareketlerini yaparsın. Star Wars’dan çıkınca hayali bir ışın kılıcını, aksiyon filminden çıkınca hayali düşmanlara tekmeler savurursun, “Sarıl”dan çıkınca da insanlar eve gidene kadar iyilik yapma hevesiyle motive olsunlar istiyorum. Bu anlamda insanları gaza getirecek, iyi hissettirecek, moral verecek bir film yapıyoruz. Kaygı kısmına gelince; valla üretirken hiçbir kaygı taşımıyorum. Yaşım ilerledikçe de daha az kaygılanıyorum. Zaten kaygılarla yaşıyoruz. Üretirken de kaygı duyarsak neden sinema yapmaya kaçayım? Ben gerçek dünyadan kaçıp sinemada kendi dünyamı kuruyorum, kolektif olarak ekip arkadaşlarımızla bu dünyayı inançla, umutla, sevgiyle, saygıyla, zevkle inşa ediyoruz. Kendi ellerimizle kaygılı bir dünya inşa ediyorsak bu işi yapmayalım daha iyi. Mesaj kaygısı derseniz öyle bir kaygım da yok, dediğim gibi benim vereceğim her türlü mesajı toplum o filmden önce zaten almış oluyor. Bizim kurduğumuz cümleler seyirciye “tam da benim düşündüğüm gibi” dedirtebilir. Başka kaygı ne olabilir dersen. Etrafımda iyi film izlenmez gibi bir kaygı var. Benimse iyi filmlerin değerini bulduğuna olan inancım hiç sarsılmadı. Çok kişisel film yaparsan o izlenmez mesela. Ama bizde değil dünyada da yoğun bir kitle tarafından izlenmez. Kişisel filmlerin iyi filmler olduğu, iyi filmlerin izlenmediği gibi bir formül dolaşıyor ortada. Aynı şekilde izlenen filmlerin de daima avam filmler olduğu ön yargısı var. Ben izlenen iyi filmler yapmaya çalıştım hep, görünen o ki fena da değilim bu konuda.  Bunlar hem benim kişisel dünyam ama hem seyircisin de ilgisini çeken konular, tüm bunların sentezi mümkün, bunları defalarca ispat eden biri olarak kaygılar yersiz. Kaygılar yeni başlayanlar için.

 

Trilyonlarımla değil, birbirinden farklı ve değişik tabiatta olan; ama bir yerlerinde hep benim izlerimi taşıyan, güzel çocuklarım dediğim filmlerimle gömüleceğim.”

Ciddi bir başarı yakalamış olsanız da hep aynı konu hakkında yazmaktan kaçındığınızı, toplumun farklı kesimlerine ait kesitleri anlatmak isteğinizi filmografinizden okuyabiliyoruz. Bu noktada hikayelerinizi nasıl seçiyorsunuz? Bir konunun senaryoya dönüşmesindeki en belirleyici etmen sizin için nedir? Kaybolmuşu bulmak, modayı yakalamak, görünür olmayan bir sorunu görünür kılmak ya da başka bir şey…

Bir tane Yiğit Güralp var ve bu arkadaşımız farklı biri. Ben bu çocuğu, neden hep aynı tür şeyler vermeye hapsedeyim. Böyle bir dar görüşlülüğün, bu yeteneğe de, seyirciye de, sektöre de, ülkeye de, dünyaya da yararı olmazdı bu bir zarar olurdu. O derece bencil olmaya hakkım yok. Kısa bir ömrüm var. Kendimi tekrar etmeyeceğim. Trilyonlarımla değil, birbirinden farklı ve değişik tabiatta olan; ama bir yerlerinde hep benim izlerimi taşıyan, güzel çocuklarım dediğim filmlerimle gömüleceğim. Sayısı üç olur beş olur artık kaç olursa.

Eric Roberts ve Yiğit Güralp (Ayla setinden)

Filminizin karşına geçmiş izleyiciyi bir misafir gibi gördüğünüzü, amacınızın ve sorumluluğunuzun onu iyi ağırlamak olduğunu söylüyorsunuz. Bu noktada toplumun beklentilerini, isteklerini nasıl anlıyor ve çözümlüyorsunuz?

Bunun cevabı da basit; çünkü kendim de iyi bir sinema seyircisiyim. Filmleri sinemada izliyorum. Beni tatmin etmeyen filmin seyirciyi tatmin edeceğini sanmak budalalık olur. Birkaç soru önce de söyledim. Ben filmimi yaptığımda toplumun sinir uçlarında bir beklenti oluşmuş oluyor zaten. Zamanı geldiği zaman yaparım filmlerimi. “Sınav” zamanı geldiğinde yapılmıştı, değer gördü. Geç bile yapıldığı için, çok bile değer gördü. “Sarıl” da zamanı gelmiş bir film. Bana her filmimde “Yeni filminin gişesi kaç olur?” diye sorarlar. Ben ısrarla “İyi film yapmak önemli, zamanının gelmiş olması önemli, gişesi kaç olacak, hangi ödülleri alacak diye film yapılmaz” derim. Nihayetinde filmlerim ödül de alır, gişesi de mahcup etmez.

“Hırstan azade yaşamak istiyorum.”

Yiğit Güralp ve İsmail Hacıoğlu (Ayla film setinden)

Türkiye sinemasının şu anki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz ve bu noktada durduğunuz yeri, açmaya çalıştığınız kapıyı, kapının ardını nasıl tariflersiniz?

Estağfurullah, kapı falan açmıyorum. Bir defa öyle bir şeyler söylemiştim ama şimdi düşününce hata etmişim. Çünkü açtığım bir kapı falan varsa da ardından gelen olduğunu da pek sanmıyorum. Yaptığım filmlerin başarılarının sadece birer tesadüf olduğunu söyleyenlerle dolu bir sektörde kapılar açsanız bile anca cereyan yapar bolca dan dun ve cam kırığı şangırtısı duyarsınız. Benim çok kendi halimde, temiz bir dünyam var, böyle kapı açmalar falan beni hırsla dolduracak yerlere gidiyor. Hırstan azade yaşamak istiyorum. Bir yerde çok hırs görürsem de valizimi toplama zamanının geldiğini düşünüyorum. Özetle ben bir tırtıl gibi küçük küçük ilerleyip kendi filmlerimi yapıyorum. İlk üç filmim başka başka yönetmenlerin ya da yapımcıların filmografisinde görünüyor. Ama “Sarıl” ile bu dört filmi yani Sınav, Uzun Hikaye, Ayla ve Sarıl’ı yan yana koyduğunuzda ortaya benim filmografim çıkıyor. Bu filmler yan yana çok güzel duruyorlar, hepsinin birbirinden farklı ama birbiriyle ortak özellikleri var. İşte tüm o özellikler bir kapı varsa onlardır. Bunun dışında ben kendi filmlerimi çok anlatıyorsam orada da bir sıkıntı vardır mesela. Bu filmler yazılıp çiziliyorsa açtığım bir kapıdan söz edebiliriz. Benim filmlerim sektörden çok seyircinin yazıp, çizip, konuştuğu filmler oluyor.   Sektördeki lobilerin benim filmlerimden övgüyle söz ettiğini, ya da üzerine kafa yoracak tespitler kaleme aldıklarını pek duymam. Ama bana sürekli şunu soruyorlar mesela “Sınav”ı beğeniyor musunuz, Ayla içinize sindi mi?” Bu mesela çok fettan bir soru. Benim karşı tarafa sormam lazım bunu. Çünkü ben yapmışım zaten o filmi. Asıl sen söyle, asıl sen ne düşünüyorsun? Velhasıl ben bu dünyaya geldim, geçiyorum. Bazı filmler yaptım, yapıyorum. Benden sonra bu filmler, benden geride kalan bir kapı olarak anılacaksa da şiirde ve şarkıda söylenildiği gibi; ben “geniş kanatları sonsuzda simsiyah açılan ve arkasında güneş doğmayan o büyük kapıdan” çoktan geçip gitmiş olacağım zaten. Sonra yazsınlar çizsinler işte. (gülüyor)

Ayla filmi hikayesinin gerçek kahramanı Süleyman Dilbirliği (ortada),  Yiğit Güralp (sağda) ve filmde Ayla rolündeki minik Kim Seol ve annesi (solda)

Motivasyonu düşük bir zamanda yaşıyoruz, sizin her sabah yeniden başlamanızı sağlayan motivasyon kaynağınız nedir?

Bu dünyada güne sağlıklı ve güzel başlamazsam üzülecek bir iki kıymetli can var, gücümü onlardan alıyorum. Kedimiz de bunlardan biri. Fazla uyursam bir sorun olduğunu anlıyor ve uyandırıyor. Ben uyanınca, beni ayakta görünce o da mutlu oluyor. Oğlum beni ayakta görsün diye ayakta durduğum gün sayısı çoktur.

Senaryo yazarken kendinizi en verimli hissettiğiniz ortam ve zaman nedir?

Evimde ve kanepemin kolunda. Her şey orada yazıldı. Bir yere gideyim orada yazayım, bunlar bende pek sonuç vermiyor.

 

Biz de okurlarımıza dünyada iyi şeylerin de olduğunu göstermek ve yaşama dair umutlarını tazelemek için onlara iyi haberler vermeye çabalıyoruz. Siz iyihaberver hakkında ne düşünüyorsunuz?

İyi haberleri “satan haberler” yapmalıyız. Can alıcı noktası bu. Kötü haberin ilgi görmesi, bu ilginin ticari bir kod olarak kayda geçmesi, devamlı kötü haber pompalanması, bizim de mağdurların sesini duyurma amacıyla bunları yaymamız gibi ticari bir kısır döngünün içinde hapsolduk.  Paylaştığımız ya da yorum yaparak gündemde tuttuğumuz her kötü haber birilerine para kazandırıyor. Farkındalık yaratmıyoruz yani, puslu karanlık bir bulutun gökyüzünde aynı yerde, tam da üzerimizde çakılı kalmasına katkıda bulunuyoruz. Bu bizi moral olarak çökertiyor. Bu çöküş bambaşka tüccarların bizi rekabetten dışarı itmesine fayda sağlıyor. Neresinden bakarsan bak kötülük kazanıyor, tüccarlar kazanıyor ve yine neresinden bakarsan bak kurtuluş iyi haberlerde. Etrafınızda bir başarı mı var, eşiniz, kardeşiniz, aileniz, dostunuz ya da hiç tanımadığınız biri iyi bir şeyler mi yaptı, yayın bunu. Sosyal medya hesaplarınızdan iyi haberler paylaşın. Bu anlamda web sayfanız çok kıymetli. Var olun, çok yaşayın.

 

Son olarak, eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

“Sarıl” filmine konu olan Kuyu köpeğin kurtarma hikayesinde emeği geçen insanlara teşekkür etmek isterim. Barış Şengün, Şebnem Aslan, Zeynep Arsal, Çetin Güran, Ümit Akyüz, Davut Bey, Frankfurt’dan Nermin Hanım, İtfaiye ve AFAD personeli, Bahçeşehir Lisesi Integra ve Adroid Android robotik takımlarının üyesi olan tüm o kıymetli genç kardeşlerimiz ve okul yönetimi, Magame, Zonguldak’tan gelen TTK ekibinin üyesi kahraman madencilerimiz ve onların gelmesine vesile olan Orhan Hoca, Haçiko, sevgili Ömür Gedik ve Okan Oflaz ile çalışma arkadaşları ve bu kurtarmada katkısı olan ülkenin ve dünyanın dört bir yanından tüm güzel insan ve kurumlara, ben de ekibimiz ve seyircilerimiz adına şimdiden teşekkür ederim. İyi ki o güzel insanlar varlar. Ve en büyük teşekkür de Kuyu köpeğe, o; ışığı yeniden göreceğine hep inandı ve bize de şunu söylüyor: “KUYUNUN DİBİNDE DE OLSAN UMUDUNU KAYBETME”

Paylaş